kizilay_banner_728X090

DARBE BİLDİRİLERİNİN ŞERHİ; 27 MAYIS, 12 EYLÜL, 27 NİSAN VE 15 TEMMUZ

Darbe manifestolarının analizleri yapıldığında her üç metinde ortak görebileceğiniz bazı ifadeler olacak. Ortak ifadelerin başında “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” geliyor.
Bu haber 2016-10-15 13:41:15 eklenmiş ve 1629 kez görüntülenmiştir.
Reklam Alanı

DARBE BİLDİRİLERİNİN ŞERHİ; 27 MAYIS, 12 EYLÜL VE 15 TEMMUZ | İlim ve Medeniyet
http://www.ilimvemedeniyet.com/darbe-bildirilerinin-serhi-27-mayis-12-eylul-ve-15-temmuz.html

YAZAR: OKTAY KAYMAK TARİH: 26 TEMMUZ 2016 

 

“Durmadan geçiyordu o zamanlar

Üstümüzden tanklar, toplar, binler tonluk arabalar

Boğuk bir ses, madeni bir böğürme

Bir metropol devinin içimizi titreten iniltisi

Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan

Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği

Bir sam yeli gibi bedenimizi, yüzümüzü, saçlarımızı

Yalayarak

Çekiyordu bizi ve herkes herkesi.”

E. BEYAZIT


Oktay KAYMAK

   15 Temmuz gecesi Türkiye, tarihindeki en ilginç olaylar bütününe şahit oldu. Bu darbe girişimi birçok karmaşık olay örgüsünü barındırıyordu. Mesela ilk defa bir darbe girişiminde doğrudan sivil halkı ve TBMM’yi hedef alan saldırıları gördük. Topyekûn bir hareket değil, emir komuta zinciri dışında işleyen fevri haraketlilikleri de gördük. Kendine özgü bir kalkışmaydı bu çünkü, devletin içerisinde devlete paralel olarak yapılanmış dini kamuflajlı bir örgüt tarafından organize edildi. Bütün siyasi grupların cumhurbaşkanı ile beraber bunu demokrasiye bir müdahale olarak duyurması ve karşısında tek vücut hareket etmesi de bu darbe girişimini diğerlerinden ayırıyordu. Ve elbette halkın darbeye karşı sokaklara inerek tepkisini göstermesi ve kurşunlara göğüs gererek, virajı devrilmeden alması bu darbe girişiminin diğer darbe ve darbe girişimlerinden farklı olduğunu aşikar kılıyordu.

Olayların yeni geliştiği göz önüne alınırsa 15 Temmuz gecesiyle ilgili net malumatlar vermek biraz zor görünüyor. Ortalıkta bir dezenformasyon var. Binlerce veri akıyor ancak hangilerinin gerçek hangilerinin manipülasyon amaçlı ortaya atıldığını kestirmek oldukça zor. O gece Boğaziçi Köprüsü’nde yaşananlarla alakalı, herkesin bir hikâyesi var dersek yanlış bir tespit olmaz. O geceye ilişkin sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasi ve daha birçok yönden tartışmalar yapmak mümkündür. Hatta disiplinler arası tartışmalar bize daha net sonuçlar sunacaktır.

Bu darbe girişiminin niteliği, niçin ve nasıl yapıldığı, kimin yaptığı, yapanların nasıl bir zihni yapısı olduğu, başarısızlık sebepleri, zamanlaması ve sonuçlarının ne olduğu gibi sorular ayrıntılı şekilde tartışılıyor ve tartışılmaya devam edecek. Bizler bu analizde 15 Temmuz gecesinde okunan bildiriden yola çıkarak, geçmiş darbe dönemlerinde okunan bildirileri karşılaştırdıktan sonra sağlam argümanlar üretmeyi planlamaktayız. Stratejik bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

  Türk Demokrasisi; Cumhuriyet Dönemi’nde;

  • 27 Mayıs 1960 (Fiili Müdahale)
  • 12 Mart 1971 (Muhtıra ve Hükümetin Düşmesi)
  • 12 Eylül 1980 (Fiili Müdahale)
  • 28 Şubat 1998 (Muhtıra ve Hükümetin Düşmesi)
  • 27 Nisan 2007 (e-Muhtıra)
  • 15 Temmuz 2016 (Fiili Müdahale –başarısız-)

tarihlerinde olmak üzere 3 doğrudan müdahale, iki muhtıra bir de etkisiz kalmış e-muhtıra olmak üzere altıaskeri müdahale veya ‘darbe’ ile karşı karşıya kaldı.[1] Biz fiili müdahaleleri göz önünde tutarak bir analiz yapmaya çalışacağız.

Darbe metinlerini karşılaştırmaya başlayınca ilk gözünüze çarpacak olan, bildirilerin halka hitap şekilleri olacaktır. 27 Mayıs 1960 darbe bildirisi şu şekilde sesleniyor; “Dikkat… Dikkat… Muhterem vatandaşlar, Radyolarınızın başına geçiniz. Güvendiğiniz silahlı kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra size hitap edecektir.” 12 Eylül 1980 darbesinde ise: “Yüce Türk Milleti, 30 Ağustos  Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap etme imkanını bulmuş ve ayrılan kısa süre içerisinde … Aziz Yurttaşlarım… Kıymetli Vatandaşlarım…” gibi ifadeler sıklıkla kullanılmaktaydı ve uzunca bir bildiri hazırlanmıştı. Tarih 15 Temmuz 2016’yı gösterdiği zaman bildiri metninin vatandaşları hitap şekli şöyleydi:  “Türkiye Cumhuriyeti’nin Değerli Vatandaşları…”

Hitap şekilleri ve devamında ki ifadeler bakıldığı zaman en belirgin durumun teknolojinin evrimi olacağı görülecektir. İlk darbede radyo üzerinde tekil bir kaynaktan duyuru yapılırken, ikinci darbede radyo ve televizyonun kullanıldığı – tek kanal var o da TRT- görülecektir. Son darbe girişimi ise televizyondan yine TRT üzerinden duyuruldu, ancak yanlış olan bir durum vardı TRT’ye alternatif olacak bir sürü yayın organı, sosyal medya, internet gibi açık erişim kaynaklarını unutulmuş gibiydi, tam olarak ifade edecek olursak 80’li yılların şartlarına göre planlama yapılmıştı. O kadar ki darbeyi yapacak olan üst otorite bile WhatsApp gibi uygulamaları kullandılar. Darbeyi TRT üzerinden yapmaya çalışmaları onlara hezimet yolunda bir kapı açtı. AMA

27 Mayıs Darbe Bildirisi

27 Mayıs Darbe Bildirisi

Darbe manifestolarının  analizleri yapıldığında her üç metinde ortak görebileceğiniz bazı ifadeler olacak.  Ortak ifadelerin başında “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” geliyor. 60 darbesinde “Büyük Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh prensibi bayrağımızdır… Düşüncelerimiz Yurtta Sulh, Cihanda Sulhtur…” İfadelerine yer verilirken 80 darbesinde “Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham almanın, politikada Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesine bağlı kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek…” gibi ifadeler var. 15 Temmuz darbesinde ise darbeyi planlayan konsey kendisine isim olarak almış bu ifadeyi, ifade birkaç yerde tekrarlanıyor. “Yüce Atatürk’ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakârlıklarla kurduğu ve bugünlere kadar getirdiği cumhuriyetimizin koruyucusu olan TSK Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesinden hareketle… Devletin yönetimi teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından deruhte edilecektir”  gibi öbekler yaygın.  Metinler incelenecek olursa darbe yapan grupların kendilerini gerek yerel gerek uluslararası arenada meşru göstermek adına, böyle bir ifadeyi seçerek aslında ‘birer barış güvercini olduğunu göstermek istemiş’ demek mümkündür. Bunun yanında Atatürk’ün bir sözü olması itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nin koruma ile mükellef olduklarını ve bunu da barışı düstur edinerek yaptıklarını belirtmek istemiş olabilirler. Ayrıca bu ilk darbeden bu yana seçilmiş klişe bir laf yorumu yapanlar da olacaktır, ancak kişisel kanaatim yanlış bir yorum olacağı yönündedir. Belki bunu açıklamak için şunu yazmak bile yeterli olacaktır. Dünyada neredeyse meşru olmayan bütün müdahale bildirilerinin ilk maddelerinde, birçok uluslararası örgütün kurucu antlaşmasının ilk maddelerinde ve daha birçok yerde temel vurgu ‘barış’ olmuştur. Örneğin dünyanın en büyük uluslararası örgütü olan Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 1. Bölüm, 1. Maddesi şöyle der:“Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla: barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak önlemler almak ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek.”[2] Nihayetinde dünyada yapılan gayrimeşru işleri meşru göstermek için ‘barış’ kelimesinden daha uygunu yoktur. (Yıllardan beri Ortadoğu’ya barış getirmek için uğraşılıyor!)

12 Eylül Darbe Bildirisi

12 Eylül Darbe Bildirisi

Bildirilerde üçüncü olarak göze çarpan nokta metinler hazırlanırken kullanılan dildir. Metinleri okuduğunuz zaman günlük olarak kullanılmayan, belki darbe mensuplarının bulunduğu cenahlar için çağdışı kabul edilen kelimelerin kullanılması aşikârdır. Örneğin 60 darbesinde “İdaremiz hiç kimse hakkında şahsa müteallik tecavüzkar bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi…” az sayıda pasaj kullanılmış. 80 darbesinde “bedbaht, muhtelif, menfi…” şeklinde bu durum birkaç kelimeyle sınırlandırılmış. 15 Temmuz’da ise bu kelimelerin kullanımı biraz daha yoğun, şöyle ki “gaflet ve hıyanet içinde… ülke sathında… bu ahval ve şerait altında… deruhte edilecektir… hakkaniyet… tesis ve idame…” Üç bildiri arasında ters bir orantı var. İlk darbe zamanı Osmanlıca kelimelerin yoğun olması gerekirken yok denecek kadar az, son darbe bildirisinde Osmanlıca kelimeler oldukça yoğun. Bunu çeşitli şekillerde açıklamak mümkündür. Askeri cunta mensupları cumhuriyetin yeni değerlerini korumak adına, ilk zamanlarda, bu hususa dikkat ederek kendince çağdaş kelimeleri kullanmış olabilir.  15 Temmuz darbe girişimi temsilcileri ise bunu göz ardı etmiş veya umursamamış olabilirler. Bununla beraber 15 Temmuz bildirisinde kullanılan kelimeler Atatürk’ün sıkça kullandığı kelimeler olması itibariyle ayrı bir öneme haiz. Bildiri yazanlar bu kelimeleri kullanarak cenahlara olan yakınlığını belirtmiş veya kendilerince ihtişam katmış olabileceği gibi metnin tümüne bakıldığı zaman diğer bildirilere oldukça benzer hatta alıntılamanın fazla olduğu görüleceği üzere toparlama bir metin oluşturmuş olabilir. AMA Bununla birlikte bildiri yazılırken kullanılan zaman diliyle alakalı şunu eklemekte fayda var. 60 darbesinde çoğunlukla geniş zamanlı fiiller kullanılırken, 80 darbesinin bildiri birçok ayrıntıyı barındırdığından neredeyse bütün zamanlara rastlamak mümkün. 15 Temmuz darbesinde ise yoğun olarak şimdiki zamanlı fiilleri görmekteyiz.

Yurtta Sulh Konseyi Darbe Bildirisi

Yurtta Sulh Konseyi Darbe Bildirisi

Cuntaların duyuru metinlerinde bir diğer önemli husus içeriktir. Genel itibariyle karşılaştırıldığı zaman ‘27 Mayıs ve 15 Temmuz bildirileri sınıfta kalmıştır’ demek yanlış olmaz. Çünkü bildirilerinin duyurulma amacı, neyi hedeflediği 12 Eylül bildirisindeki kadar açığa kavuşturulmamış. İki bildiri de bir sayfadan ibaretken 12 Eylül bildirisi 5 sayfalık bir metinden oluşuyor. Metin içerisinde sayısal verilere bolca yer verilmiş, memnun olunmayan durumlar karşılaştırılmalı olarak izah edilmiş, gelecekte planlanan vaziyetler netleştirilmiş durumda. Diğer iki bildiri de böyle bir malumattan bahsetmek, mümkün değil.

Bu bildirilerin hedefledikleri yönetim şekilleri karşımıza yeni bir fark olarak çıkıyor. İlk iki darbe de kısa süre içerisinde demokrasinin tesisi adına seçimlerin yapılması, milli iradeye saygı duyulduğu, yoğun bir şekilde vurgulanırken, 15 Temmuz bildirisinde bu durum son paragrafta şöyle izah ediliyor:  “Çağdaş, demokratik, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar Yurtta Sulh Konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.” Bu noksanlık bildiri metinin profesyonelce hazırlanmadığını gösterir demek mümkündür. AMA

Bildiri metinlerinde göz ardı edilmemesi gereken bir hususu daha açıklamak icap eder, ki bu her üç bildiride de ortak olarak var. Uluslararası örgütlerle, Türkiye’nin bağlı bulunduğu uluslararası kuruluşlarla olan ilişkisine dairdir. 60 bildirisinde bu durum şöyle açıklanıyor: “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız CENTO’ya bağlıyız.” 80 darbesinde: “Türkiye Cumhuriyeti NATO dâhil ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak başta komşularımız…” 15 Temmuz darbe girişiminde ise “Yurtta Sulh Konseyi BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.” şeklindeki ifadeleri görüyoruz. Her üç metindeki NATO vurgusu ayrı bir öneme haiz olduğu gibi 60 bildirisinde geçen CENTO yani Bağdat Paktı vurgusu o dönem dış politikamız hakkında bize öngörü sunmaktadır.  NATO’ya özel vurgu yapılmasının sebebi olarak NATO Anlaşmasının 5. ve 6. Maddelerini söylemek mümkündür.[3]

Bu açık ilanlarla alakalı belirtmek istediğim son husus duyurulması ile ilgilidir. 60 ve 80 bildirileri Türk Silahlı Kuvvetlerine mensubiyeti bulunan kişiler[4] tarafından okunurken 15 Temmuz darbe girişimi bildirisi sivil bir spiker[5] tarafından okundu. Buradan hareketle bir kez daha darbenin başarısızlık sebepleri konusunda -basit de olsa- tartışabilmek mümkündür. AMA

Sonuç olarak 15 Temmuz darbe girişimi bildirisi, her ne kadar aceleye getirilmiş görüntüsü verse de bir ihtimal daha detaylı incelenince görülecektir. Yukarıdaki metni yazarken bazı yerlere büyük kalın puntolarla AMA’lar ekledim. Bu ‘AMA’ların anlamı şu, bu darbe müsebbipleri, aslında dikkatle hazırladılar bu metni, çünkü yakalandıkları zaman verecekleri savunmaların temel argümanı, bu metin olacaktı nitekim oldu da. Bu adamlar bir ölüm vuruşu yaptıklarının farkındaydılar ya çıkacak ya batacaklardı ve battıkları zaman, boğulmamalarını sağlayacak argümanlara ihtiyaçları vardı, darbe metni de temel argümanlardan bir tanesini teşkil ediyor. Ben bütün darbe bildiri metinlerinin okunduktan sonra içeriklerinin detaylıca analiz edilmesi görüşündeyim. Çünkü tarihin her safhasında olduğu gibi bildiriler, manifestolar veya her neyse adları bu tür yazılar her zaman taraftarlarının güç kaynağı olmuştur. İşte bu adamların ideolojik olarak tatmin oldukları, motivasyon sağladıkları kaynaklar da bu darbe bildirileridir. En azından hepsini bir kere okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

 

Gayret Bizden Tevfik Allah’tan…

[1] Bkz. Faroz AHMAD, Demokrasi Sürecinde Türkiye ( 1945- 1980 ), Hil Yayınları, İstanbul, Nisan 2010; Ayr. Bkz. Kemal H. Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Asker ve Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul, Şubat 2010, ss. 179-355.

[2]Bkz.  BM Antlaşması: https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/3-30.pdf erişim tarihi: 25.07.2016

[3] Madde 5 – Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.

Madde 6 – Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar:

– Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı;

– Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.

[4] 27 Mayıs 1960 darbe bildirisi Kurmay Albay Alparslan Türkeş tarafından ve 12 Eylül 1980 darbe bildirisi Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından okunmuştur.

[5] 15 Temmuz 2016 darbe girişimi bildirisi TRT spikeri Tijen Karaş’a zorla okutuldu.

http://www.ilimvemedeniyet.com/darbe-bildirilerinin-serhi-27-mayis-12-eylul-ve-15-temmuz.html

27 Mayıs 1960 darbe bildirisi:

"Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekâta Silahlı Kuvvetlerimiz; partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır.

Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile müsaade etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.

Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sığınmalarını rica ederiz. Şahsi emniyetleri kanunun teminatı altındadır.

Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası'na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' prensibi bayrağımızdır.

Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz 'Yurtta sulh, cihanda sulh'tur."

12 Eylül 1980 darbe bildirisi Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından okunmuştur. Evren'in konuşmasının tamamı şu şekilde:

"Yüce Türk Milleti,

30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap etmek imkanını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde mümkün olduğu kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu ile anarşik ve bölücü eylemleri; alınması gereken tedbirleri çok kısa olarak izah etmeye çalışmıştım. Yine çok iyi hatırlayacaksınız ki, iki yıldır her fırsattan istifade ile muhtelif defalar verdiğim beyanat ve radyo-televizyon konuşmalarımda da bu hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.

Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım kabul edeceklerdir ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi haiz siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, devlet ve milletimizin bekasını tehdit eder boyutlara ulaşmış ve bu hal devletimizi, Cumhuriyet tarihinin en ağır buhranına sürüklemiştir.

Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.

Atatürk ilkelerini esas alarak kurulan Cumhuriyetimizin bu duruma düşürülebileceğini, bundan 10 sene evvel tasavvur dahi etmek mümkün değildi.

Bugüne kadar iktidara gelen çeşitli hükümetlerin, her yıl artan bir hız ile yaygınlaşan ve dünya tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin sızma ve çökertme harekatına karşı iç güvenliği sağlayacak kararları ve tedbirleri birinci öncelikle alacaklarını vadetmelerine rağmen; sonuç alacak teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları, kaprisler, hayaller, gerçek dışı talepler ve Türk Devleti'nin niteliklerine ters düşen gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir.

Düşmanın amaç ve yöntemleri, anarşi, terör ve bölücülüğün ulaştığı düzey; özel hukuki tedbirlere, idari düzenlemelere, sosyal koşulların geliştirilmesine milli eğitim ve iş hayatının düzenlenmesine ihtiyaç göstermekteyken; milletin vekaletini taşıyan milletvekilleri ve senatörler Meclislerde aylardan beri, hiçbir sorumluluk duymadan yalnız parti menfaat ve disiplini uğruna bu olaylara seyirci kalabilmişlerdir. İktidarların başarı ümit ederek aldıkları her tedbir, muhalefetler tarafından kınanarak ve hatta memleket yararına da olsa baltalanmıştır. Milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz dönemlerde bile kutuplaşmalar ve bölünmeler adeta teşvik edilmiş; yangını beraberce söndürmek yerine, üzerine benzin dökülerek memleket bilerek veya siyasi çıkarlar uğruna, sırf iktidara gelebilmek pahasına bir yangın yerine çevrilmek istenmiştir.

Ağızlarından düşürmedikleri hukuk devleti kavramı, bir kısım anayasal kuruluşlarca, devletin parçalanması pahasına da olsa yalnız kişilerin müdafaası olarak yorumlanmış, devletin ve milletin savunulması ise sahipsiz kalmıştır.

Anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesinin birlikte getirdiği sorumluluk, uygulamada kuvvetler çatışmasına dönüştürülmüştür.

Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne hazindir ki; bir kısım gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yok olup gideceklerinin idraki içinde olamadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı hakikatleri görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olamamıştır. (Bir kısım kıymetli Türk basınının bu konuda zaman zaman yaptıkları uyarıları burada şükranla belirtmek isterim.)

Siyasi partiler, bu kritik dönemde milletin özlemle beklediği önlemleri almak yerine; iç gerilimi devamlı olarak arttırarak, yıkıcı ve bölücü mihrakları büsbütün kışkırtarak, onlara cüret ve cesaret verecek beyan ve eylemleri ile adeta yarışırcasına seçim yatırımları için zemin yaratma yollarını tercih etmişlerdir.

İktidara gelen siyasi partiler, devlet teşkilatının bütün kademelerini kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlardan vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmaya, vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine, devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeğe mahkum olmuş ve dolayısıyla ülkemizde tam otorite boşluğu teşekkül etmiştir.

Bir kısım bedbahtlar Türk Milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini temsil eden İstiklal Marşımıza, koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla protesto maksadıyla oturarak veya İstiklal Marşı yerine Enternasyoneli söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna doğrudan sorumlu kişiler tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir.

Uzun zamandan beri bu fevkalade üzücü olayları yakından takip eden Türk Silahlı Kuvvetleri hatırlayacağınız gibi; milletin kendisine verdiği yetkileri kullanamayan ve bu korkunç gidişi acz içinde seyreden anayasal kuruluşların tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak, alınması gereken tedbirlere de yer vermek suretiyle büyük Türk Milletine karşı yüklendiği sorumluluğu dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içerisinde yaptığımız sayısız uyarmalara rağmen hemen hemen bu tedbirlerin hiç birine yasama ve yürütme organları ile diğer anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış ve bu konuda müspet faaliyetleri de izlenememiştir. Bu uyarı mektubundan sonra bir kısım yasaları etkisiz hale getirerek çıkaran Meclislerimiz 22 Mart 1980 tarihinden beri siyasi çıkar hesapları ile çıkmaza sürüklenen Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı içinde bulunduğumuz buhran ile mücadelede en kıymetli unsur olan zamanı fütursuzca harcamışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçimi bu kadar hafife alınmamış ve bu kadar zaman boşa harcanmamıştır.

Asayiş ve ekonomik bunalıma çareler getirmesi ve kanunlar yapması beklenen yasama organlarımız, memleket üzerine çöken bu kabusa karşı kayıtsız kalmışlardır.

Anayasamız, Türk Vatandaşlarının dini inançlarından ötürü kınanamayacağını, açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün Cumhuriyeti Döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden olmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendini Türk Vatandaşı kabul eden herkesin tek bir vücut halinde Türk Milleti'ni oluşturduğu unutulmuş ve değişik mezheplere bağlı vatandaşlarımızın tam bir kardeşlik bağı ile kaynaşmalarını engellemek isteyen kışkırtıcılar siyasi destek görmüşlerdir.

Bir kısım anayasal kuruluşlar muhtelif etkiler altında anarşi, terör ve bölücülük karşısında tarafsız, adil ve ortak bir yol izlemek yerine, bizzat Anayasanın ihlali karşısında dahi sesiz kalmayı tercih etmişlerdir.

Bütün bu şartlara rağmen; hukuk devletinin temel ilkelerini savunmakla görevli anayasal kuruluşlarımız, devletin en üst kademesindeki anarşizmin yarattığı tehlikenin büyüklüğünü idrak edemediklerinden veya terör odaklarının tehdidinden çekindiklerinden, devletin temellerine konan dinamitle her an parçalanma tehlikesi karşısında olduğunu gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Devlet çökertildiği zaman Anayasanın kanatları altına sığınan tüm hukuk kurumları ile özerk, bilim ve müessese ve derneklerinin bu enkaz altında yok olacağı unutulmuştur.

Son iki yıllık süre içinde terör 5.241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklal Harbinde, Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480’dir. Bu basit mukayese dahi Türkiye’de hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulandığını açıkça ortaya koymaktadır.


Sevgili Vatandaşlarım,

İşte bütün bunlar ve buna benzer sayılabilecek ve hepiniz tarafından yakinen bilinen daha birçok sebeplerden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, kanun ve nizam hakimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle devlet yönetimine el koymak zorunda kalmıştır. Bugünden itibaren yeni hükümet ve yasama organı kuruluncaya kadar muvakkat bir zaman için yasama ve yürütme yetkileri benim başkanlığımda, Kara, Deniz, Hava Kuvveti Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılacaktır.

Büyük Atatürk’ün deyimiyle "Ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak yurdumuzu dünyanın en mamur ve en uygar araç ve kaynaklarına sahip kılmak" hedefine yönelik hızlı bir kalkınma döneminin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Bu inancımızın gerçekleşmesi için yüce ulusumuzun, bağrından çıkardığı ve yurdumuzdaki kutuplaşmada hiçbir tarafı tutmayan, sadece Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyen Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimine güveneceğinden kuşkumuz yoktur. İçinde bulunduğumuz buhrandan çıkmamız için ulusça arzu edildiğine inandığımız, disiplinli ve her türlü tasarrufa ağırlık veren bir yaşam ve dayanışma ortamına girilmesini ve milletçe gücümüzün tümünü ortaya koyacak bir çalışma hızını bekliyor ve yüce Türk Milleti'ne güveniyoruz.

Vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında birleştirmenin iç barış ve huzurun sağlanmasında vazgeçilmez faktör olduğu düşüncesiyle, Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham almanın, politikada "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik tehditlerin ulusça göğüsleneceğine inanıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak, başta komşularımız olmak üzere bütün ülkelerle kar-şılıklı bağımsızlık ve saygı esasına dayalı, birbirlerinin iç işlerine karışmamak kaydıyla eşit şartlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirme kararındadır.

Uluslararası sorunların barışçı yollarla çözümlenmesinden yana bir dış politika izlenmesine devam edilecektir.

Birçok tutum ve davranışlarıyla demokratik özgürlükçü parlamenter sisteme inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulu’nu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu Kurula bırakacak ve hür demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mani olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa ve Seçim Kanunu ile Partiler Kanununu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yapmayı müteakip insan hak ve hürriyetlerine saygılı, milli dayanışmayı ön plana alan, sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir.

Sayılan bu hazırlıklar tamamlanıncaya kadar Yurdumuzda her türlü siyasi faaliyetler her kademede durdurulmuştur. Zorunlu olarak faaliyetleri durdurulan siyasi partilerin yeniden hazırlanacak Anayasadaki düzenlemelere ve yeni Seçim ve Partiler Kanununa göre zamanı, koşulları ilan edilecek seçimlerden yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edilecektir.

Parlamento üyeleri, siyasi faaliyetlerden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır.

Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partilerinin parti başkanları şimdilik can güvenliklerinin sağlanması amacı ile Silahlı Kuvvetlerin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikamete tabi tutulmuşlardır. Durum müsait olunca serbest bırakılacaklardır.

Memlekette idarenin tam bir tarafsızlık içinde vatandaşın hizmetine koşması sağlanacaktır. Devlet hizmetinde bulunanların siyasi etkiler dışında çalışmaları kanun hakimiyeti altına alınacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu şu anda devletin yanında tarafsız ve adil hizmet görecek yöneticiler, eski zamanın siyasi davranışlarına yönelmedikçe hizmet ve görevlerine devam edeceklerdir.

Kanun ve nizam hakimiyetini sağlamada tecrübeli ve yetenekli kişilerden oluşan mahkemelerin süratle ve doğru kararlar vermelerini ve bunları korkusuzca uygulayabilmelerini sağlayacak yasal ve idari tedbirler alınacaktır.

Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda elden gelen gayret sarfedilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır.

Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmeyecektir.

Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.

Köylünün, milletimizin efendisi olduğu inancını, kuvveden fii-len çıkarmak için tarım alanında üretimi artıracak bir tarım seferberliği ve fiyat politikası ile gerekli diğer önlemlerin alınmasına, bilhassa önem verilecektir. Türk köylüsünün tarlasından ayrılıp şehir-lere göç etmesini zorlayan ekonomik ve sosyal nedenlere çare aranacaktır.

Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır.

Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der’li, Bir’li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır.

En kıdemsiz erinden, en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tüm personeli, bu amaçlara ulaşmada devletin iç ve dış tehditlere karşı kollayıcı ve koruyucu gücü olarak siyasetin dışında kalacaktır.

Aziz Yurttaşlarım;

Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi (azalmaya) azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.

Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve. milletin refah ve mutluluğu uğruna her şeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda etmeye hazırız. Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek, bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir. Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır.

Kıymetli Vatandaşlarım;

Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.

Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın sükunet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim.

Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını, sevgi içinde kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik ve asil karakterlerinden bekler, mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim."

27 Nisan 2007 e-muhtırası metni

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;
Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi bildirisi TRT spikeri Tijen Karaş’a zorla okutuldu. 15 Temmuz darbe girişimi bildirisinin tam metni

15 Temmuz'da darbe yapmaya girişen cuntacıların TRT'den okuttukları bildirinin tam metnidir.

*
Türkiye cumhuriyetinin değerli vatandaşları,

Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri dahil olmak üzere devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.

 

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Devletimiz; uluslararası ortamda hak ettiği itibarini yitirmiş ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edildiği, korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmiştir.

Siyasi idarenin aldığı hatalı kararlarla mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak birçok masum vatandaşımızın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlilerimizin hayatına mal olmuştur.

Bürokrasi içerisindeki yolsuzluk ve hırsızlık ciddi boyutlara ulaşmış, ülke sathında bununla mücadele edecek hukuk sistemi işlemez hale getirilmiştir.

Bu ahval ve şerait altında, yüce Atatürk'ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakarlıklarla kurduğu ve bugünlere getirdiği cumhuriyetimizin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinden hareketle;

- vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ve devletin bekasını devam ettirmek,

- cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek,

- hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak,

- milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek,

- terörizm ve terörün her türlüsü ile etkin mücadele yolunu açmak,

- temel evrensel insan haklarını, mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için geçerli kılmak,

- laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek,

- devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarını yeniden kazanmak,

- uluslararası ortamda barış, istikrar ve huzurun temini için daha güçlü bir ilişki ve işbirliğini tesis etmek maksadıyla yönetime el koymuştur.

 

Devletin yönetimi teşkil edilen yurtta sulh konseyi tarafından deruhte edilecektir.

Yurtta sulh konseyi  BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.

Meşruiyetini kaybetmiş siyasi iktidara görevden el çektirilmiştir. Vatana ihanet içerisinde bulunan tüm kişi ve kuruluşların en kısa zamanda ulusumuz adına hakkaniyet ve adaletle karar vermeye yetkili mahkemeler önünde hesap vermesi temin edilecektir.

Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.

İkinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır. Vatandaşlarımızın kendi güvenlikleri için bu yasağa hassasiyetle uymaları önem arz etmektedir.

Havaalanları, sınır kapıları ve limanlardan yurt dışına çıkışlara yönelik ilave tedbirler getirilmiştir.

Devlet düzeninin en kısa zamanda tesis ve idamesi için her türlü tedbir alınmış ve uygulanmaktadır. hiçbir vatandaşımızın zarar görmesine müsaade edilmeyecek, kamu düzeninin bozulmasına fırsat verilmeyecektir.

Hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm vatandaşlarımızın ifade özgürlüğü, mülkiyet hakki, evrensel temel hak ve hürriyeti yurtta sulh konseyinin teminatı altındadır.

Yurtta sulh konseyi üniter devlet yapısı içinde dil, din, etnik köken ayrımı yapmaksızın toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir anayasa hazırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır.

Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar yurtta sulh konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.

Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur.

https://www.youtube.com/watch?v=J_AViHoYNJA

27 Nisan e-muhtırası metni ve 15 Temmuz darbe bildirisi metni benzerlikleri

27 Nisan e-muhtırası metni ve 15 Temmuz darbe bildirisi metni benzerlikleri

Türkiye 10 Yılda 1 Postallarla Çiğneniyor.


Türkiye 9 yıl arayla siyasi yaşama 2 ayrı askeri müdahaleyle karşılaşmıştır.

Bunlardan birincisi 27 Nisan Nisan “E Muhtıra”sı ve ikincisi de “15 Temmuz Darbesi”dir.

Her iki “müdahale”nin sebep, amaç ve hedefleri birer bildiriyle kamuoyuna duyurulmuştur.

27 Nisan 2007 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığının resmi web sayfası üzerinden yayınlanan “muhtıra” metninden ibaret bildiriyle 15 Temmuz darbe gecesi TRT spikerinin kafasına silah dayanarak okutturulan bildiri yan yana getirilip karşılaştırıldığında ilginç benzerliklerle karşılaşılmaktadır.

27 Nisan E Muhtıra metni ve 15 Temmuz Darbe Bildirisi metni aşağıya alınmıştır.

Her iki bildiri metni karşılaştırıldığında yayınlandıkları dönemlerin siyasi iklim farklılıklarından kaynaklanan bazı farklar dışında ilginç benzerliklerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bir önemli benzerlik, her iki “müdahale”nin de ertesi gün akamete uğratılmış olmaladır.

Benzerliklerin en büyüğü, her iki bildirinin  bozuk bir Türkçeyle kaleme alınmış olmaları ve ifade gücü zayıflıklarıdır.

Bildiri metinlerinde dikkat çeken benzerlikler vardır.

1) Her iki bildirinin ilk 2 sözcüğü “Türkiye Cumhuriyeti…”dir.

2) Her iki bildirinin son iki sözcüğü “… saygıya duyurulur.” şeklindedir.

3) Her iki bildirinin başlangıç cümlelerinde, laiklik de dahil devletin temel değerlerinin aşındırılmasına tepki amacına vurgu yapılmıştır.

4) Her iki bildiri Türk Silahlı Kuvvetleri adına kaleme alınmış olduğu iddiasını içermektedir.

5) Her iki bildiri TSK’nın görüşlerini yansıtma iddiasında olmakla birlikte E Muhtıra’nın sadece Genel Kurmay Başkanı’nın (Yaşar Büyükanıt) şahsi görüşleri olduğu, 15 Temmuz darbe bildirinin ise (Yurtta Sulh Konseyi kod adlı) cuntanın eseri olduğu anlaşılmaktadır.

6) Her iki müdahale aynı siyasi iktidara yöneliktir.

7) Her iki müdahalede de  dahli ve/veya ihmali olan genel kurmay başkanları görevlerinin başında kalmışlardır.

8) Her iki müdahale de ABD’den tepki görmemiştir.

9) Her iki müdahale ortalama “onbir yılda bir askeri müdahale” geleneğini devam ettirmiştir.

10) Her iki darbe de bazılarımızı hiç şaşırtmamıştır.

Kenan IŞIK

Her iki darbe bildirisinin tam metni şöyledir.

1- 27 Nisan E Muhtırası:

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

2- 15 Temmuz Darbe Bildirisi:

Türkiye Cumhuriyetinin değerli vatandaşları,

Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri dahil olmak üzere Devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan Cumhurbaşkanı ve Hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Devletimiz; uluslararası ortamda hak ettiği itibarini yitirmiş ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edildiği, korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmiştir.

Siyasi idarenin aldığı hatalı kararlarla mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak birçok masum vatandaşımızın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlilerimizin hayatina mal olmuştur.

Bürokrasi içerisindeki yolsuzluk ve hırsızlık ciddi boyutlara ulaşmış, ülke sathında bununla mücadele edecek hukuk sistemi işlemez hale getirilmiştir.

Bu ahval ve şerait altında, yüce Atatürk'ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakarlıklarla kurduğu ve bugünlere getirdiği cumhuriyetimizin koruyucusu olan Türk silahlı kuvvetleri, "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinden hareketle; 

- Vatanın bölünmez bütünlüğünü, Milletin ve Devletin bekasını devam ettirmek,

- Cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek,

- Hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak,

- Milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek,

- Terörizm ve terörün her türlüsü ile etkin mücadele yolunu açmak,

- Temel evrensel insan haklarını, mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için geçerli kılmak,

- Laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek,

- Devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarini yeniden kazanmak,

- Uluslararasi ortamda barış, istikrar ve huzurun temini için daha güçlü bir ilişki ve işbirliğini tesis etmek

Maksadıyla yönetime el koymuştur.

Devletin yönetimi teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından deruhte edilecektir.

Yurtta Sulh Konseyi BM, Nato ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.

Meşruiyetini kaybetmiş siyasi iktidara görevden el çektirilmiştir.

Vatana ihanet içerisinde bulunan tüm kişi ve kuruluşların en kısa zamanda ulusumuz adına hakkaniyet ve adaletle karar vermeye yetkili mahkemeler önünde hesap vermesi temin edilecektir.

Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.

İkinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır. Vatandaşlarımızın kendi güvenlikleri için bu yasağa hassasiyetle uymaları önem arz etmektedir.

Havaalanları, sinir kapıları ve limanlardan yurt dışına çıkışlara yönelik ilave tedbirler getirilmiştir.

Devlet düzeninin en kısa zamanda tesis ve idamesi için her türlü tedbir alınmış ve uygulanmaktadır. Hiçbir vatandaşımızın zarar görmesine müsaade edilmeyecek, kamu düzeninin bozulmasına fırsat verilmeyecektir.

Hiç bir ayrım yapılmaksızın tüm vatandaşlarımızın ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, evrensel temel hak ve hürriyeti yurtta sulh konseyinin teminatı altındadır.

Yurtta Sulh Konseyi üniter devlet yapısı içinde dil, din, etnik köken ayrımı yapmaksızın toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir anayasa hazırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır.

Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar Yurtta Sulh Konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.

Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur.

http://blog.milliyet.com.tr/27-nisan-e-muhtirasi-metni-ve-15-temmuz-darbe-bildirisi-metni-benzerlikleri/Blog/?BlogNo=537536

ETİKETLER : DARBE BİLDİRİLERİ darbe 1980 1960 2016 15 temmuz 12 eylül 27 mayıs darbe bildiri metni darbe bildirisi metni
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer GENEL haberleri
Arşiv Arama
- -