kizilay_banner_728X090

Akademik yükselmelerde ABD ve Türkiye “elma ile armut” gibi

Akademik yükselmelerde ABD ve Türkiye “elma ile armut” gibi
Bu haber 2016-10-09 11:41:19 eklenmiş ve 733 kez görüntülenmiştir.
Reklam Alanı

Akademik yükselmelerde ABD ve Türkiye “elma ile armut” gibi

Amerika Birleşik Devletleri’nde akademisyen olmak Türkiye’den çok farklı. ABD’de profesörler hasta muayene etmek yerine araştırma yapıyor. Öğretim üyelerinin sözleşmeleri performanslarına göre 2 yılda bir yenileniyor. Sözleşmesi yenilenmeyen profesör, görevine doçent olarak devam ediyor. Akademik unvanlar üniversite dışında kullanılamıyor

 

Amerikan Board Sertifikalı Doktorlar Derneği Başkanı Doç. Dr. Selçuk Can, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Türkiye’deki üniversitelerin akademik yükselme kriterlerini değerlendirdi. İki ülke arasında büyük farklar olduğuna dikkat çeken Can, “Türkiye ile ABD’deki akademik sistemi karşılaştırmak, elma ile armudu karşılaştırmaya benzer” dedi. Doç. Dr. Selçuk Can, akademik yükselmelerde, üniversiteye ve topluma hizmet, tanınmışlık, yayınlar, alınan araştırma fonları gibi pek çok kriterin kullanıldığını söyledi. Akademik unvanın kişiye ait olmadığını, sadece üniversite içinde kullanıldığını ifade eden Can, profesörlerin genellikle hasta muayenesi yerine araştırma laboratuvarlarının başında görev yaptığını belirtti. Doç. Dr. Selçuk Can, sorularımıza şu yanıtları verdi:

 

ABD’de akademik yükselmeler nasıl oluyor, adaylardan hangi şartları yerine getirmeleri isteniyor?

ABD’de akademik yükselmeler, “assistant professor, associate professor ve full professor” aşamalarından geçer. Akademik yükselmelerde, birçok ülkede evrensel olarak uygulanan yükselme komitesi kararları uygulanır. Sözlü veya yazılı olarak herhangi bir sınava girilmez. Türkiye ile ABD’deki akademik sistemi karşılaştırmak, elma ile armudu karşılaştırmaya benzer. Dünyada yeni bulunan ilaçların yüzde 80’i ABD’de keşfediliyor. Science Citation lndex’te olan A grubu dergilerin çoğunluğu ABD kaynaklı. Yine Medline sistemini kuran, işleten ve ücretsiz olarak dünyadaki tüm hekimlere sunan ABD’dir. ABD tıp alanında ve tıp eğitiminde dünyada lider konumda. ABD’de assistant, associate veya professor of medicine unvanları, üniversitenin elemanı olarak çalışanlara veriliyor. Bu ‘instructor’dan başlıyor. Ancak burada sorulması unutulmuş bir soru var, o da “tenure” meselesi. Bir insan doçent (associate professor) olmuş ama tenure almamış olabilir. Tenure, bir şekilde güvence veriyor. ABD’de tıp fakültesinde çalışmak, “tenure” ve “non-tenure” olarak iki şekilde oluyor. Sağlamlaştırılmış ve güvenli yol anlamına gelen “tenure track” kelimesinin Türkiye’deki akademik hayatta uygulaması yok. İşe alınırken tenure track veya non-tenure track olarak alınıyorsunuz. Tenure veya non-tenure olmanıza göre de yükselme kriterleri farklı. Tenure olarak işe başlayan bir öğretim görevlisinin başarılı olması, profesörlüğe dek yükselmesi beklenir.

 

Her üniversite yükselme için gerekli kriterleri kendi belirliyor. Ama tenure track da associate olabilmek için ülke çapında tanınmış olmak gerekiyor. Sizden 6 referans istiyorlar. Sonra bu referansları arayıp onlardan da 6 kişi ismi alıyorlar ve onların görüşüne başvuruluyor. Bunun yanında, üniversiteye ve topluma hizmet, toplumda tanınmışlık, yayınlar, alınan araştırma fonları gibi pek çok kriter kullanılıyor. Bölüm başkanının dekana önerisi sonrası, dekanın, üniversitenin promosyon komitesine (akademik yükselme komitesine) önermesi ve onların kabulü ile oluyor. Non-tenure yolunda ise sadece 3 referans ve bunların da lokal olması yeterli. Profesörlük için uluslararası tanınmışlık gerekiyor. Görüldüğü gibi yayınlar sadece işin ufak bir kısmı. Bir de o üniversitede 5 yıl çalışmak gerekli. 3 yıl da olabiliyor ama olağanüstü bir şey yapmış olmanız gerekiyor. Bir de “regency professor” var. Onu da Nobel alanlara veriyorlar. O zaman direkt profesör olarak işe başlıyorsunuz. Tenure ile non-tenure arasındaki en önemli fark, tenure aldıktan sonra birisinin işine son verilmesi son derece zor. Non-tenure olanlar, her sene sözleşme yeniliyorlar. Non-tenure olanlar bir bakıma angarya ile meşgul oluyorlar. Sadece doçentliğe kadar yükselebilirler ve işine her an son verilebilir. Ancak, durum o kadar umutsuz değil ve profesörlük kapıları kendilerine ilelebet kapalı değil. Başarılı performans göstermeleri halinde kendi üniversitelerinde veya başka bir üniversitede tenure track yoluna kabul edilip, akademik hayatlarında ideallerine ulaşabilirler.

 

ABD’de üniversite hastanesi olmayan eğitim hastanelerinde verilen “clinical professor of medicine” unvanı da var. ABD’de özel, devlet veya belediye hastanelerinin birçoğu bir üniversite hastanesi ile bağlantılıdır. Buna “affiliation” adını veriyorlar. Örneğin, bir özel hastanede koroner anjiyografi yoksa hastayı bağlantılı oldukları tıp fakültesi hastanesine gönderirler. Her iki taraftaki hekimler irtibat halindedirler. Ayda bir ortak konferanslar düzenlerler. Tıp fakülteleri, son sınıftaki internleri, bağlantılı oldukları hastanelere rotasyona gönderirler. Üniversite ile bağlantılı bu kamu, özel veya vakıf hastanelerinde bilimsel yayın yapan öğretim üyelerine, tıp fakültesi “clinical professor of medicine” (klinik tıp profesörü) unvanını verir. Klinik tıp profesörü unvanının Türkiye’de eşdeğeri yok. “Clinical professor of medicine” özel çalışıp da üniversite hastanesi ile bağlantılı olan insanlara veriliyor. Etrafta pek clinical professor olmaz. Genellikle assistant veya associate seviyesine yükselmelerine, üniversitedeki yükselme komitesi onay verir. Bu o insanların hasta sayıları için faydalı olsa da akademik olarak pek bir şey ifade etmez. Yani üniversitede anabilim dalı başkanı olamazlar, bir devlet kurumu olan Ulusal Sağlık Ensitüsü (NIH)’nden araştırma fonu almaları zordur. ABD’de araştırma fonları, araştırma masraflarını karşıladıkları gibi direk olarak araştırmacının maaşına katkı da yapar.

 

“Akademik unvan üniversitede kalır”

 

ABD’li hekimler akademisyenliğe ilgi gösteriyor mu?

ABD’de bir hekimin üniversitede çalışmasının amacı yeni ilaçlar bulmak, laboratuvar testleri geliştirmek, hastalıkların patofizyolojisini aydınlatmak gibi orijinal bilgiler üretmek ve topluma faydalı olmaktır. Akademik yükselmelerde, yapılan bilimsel yayınlar yanında, topluma hizmet, halka yönelik bilimsel kitaplar yazmak, meslek örgütlerinde aktif rol oynamak, uluslararası tanınmak rol oynar. Ancak, ABD ile Türkiye arasındaki en önemli fark, akademik unvanın sadece üniversite içinde kullanılmasıdır. Yani hiç bir doçent veya profesör, üniversiteden ayrıldıktan sonra çalıştığı özel muayenehanesinde veya özel hastanede akademik unvanını kullanmaz. Bunu yasaklayan hiçbir yasa olmamasına rağmen bu bir gelenektir. ABD’de akademik unvan, sadece akademik ortamda yani üniversitede aktif görevde iken kullanılır ve unvan üniversiteye aittir. Tanımı bu şekildedir. Akademik unvan, kişiye ait bir unvan değildir. Örneğin bir profesöre kendi üniversitesinde sözleşme yenileme teklif edilmez ise veya ailevi sebeplerle şehir değiştirip başka bir üniversitede göreve başlarsa doçent olarak göreve başlayabilir.

 

Hekimler, ABD’de gerçekten akademik işler yapmak istiyorlar ise akademisyen oluyorlar. Bunun nedeni, hastaların ismin başındaki harflere çok fazla önem vermemesi, bir de üniversitede çalışırken insanların sadece üniversitede çalışabilmeleri. Hem üniversitede hem de kendi ofisinde çalışmak isteyenler, klinik unvanlar alıyorlar ki akademik çevrelerde o kadar da önemli değil bunlar. Yani üniversiteden unvanlarını alıp özel muayenehane veya hastanede unvanlarını kullanmak için akademisyen olan yok. ABD’de ancak, idealist hekimler akademisyenliğe ilgi gösteriyorlar. Özel sağlık sisteminin geçerli olduğu bu ülkede muayenehane hekimleri ve birçok cerrah, vasat bir akademisyenden çok daha fazla kazanıyor. Bu yüzden akademik kadroların önemli bir kısmı da yabancı doktorlar tarafından dolduruluyor. Bir akademisyenin klinisyenden çok kazanması için pazarlanabilir, yeni ve etkili bir ürün keşfetmesi gerekiyor. Bu, sivilceleri kökünden çözen bir krem veya infeksiyona yol açmayan idrar sondası gibi basit bir metot dahi olabilir. Mutlaka yapay kalp cihazı gibi kompleks bir olay olmasına gerek yok.

 

Akademisyenlerin performansı gözden geçiriliyor

 

ABD’de akademisyen olmak zor mu?

ABD’de akademisyen olmak, nerede ne yapmak istediğinize göre zor veya kolay olabilir. Ama asıl zor olan, akademisyen olarak devam edebilmek. Bu konuda, genellikle üniversitede kendi giderini 2 yıl içinde karşılamanız beklenir. Bunu ya hasta bakarak, ya da araştırma fonu (grant) alarak yapabilirsiniz. O yüzden sürekli bir çalışma içinde olmalısınız. Bulunduğunuz üniversiteye göre günün birinde maaşınız azalabilir veya sözleşmeniz yenilenmeyebilir. Non-tenure yolunda her yıl, tenure yolunda iki yılda bir performansınız gözden geçirilir ve başarınıza göre sözleşmeniz yenilenir. ABD’de üniversitede yükselemeyerek işine son verilen öğretim üyeleri mağdur olmamaktadır. İlaç firmalarında veya stent gibi tıbbi malzeme üreten şirketlerde gayet güzel maaşlarla işe başlamaktadırlar. Diğer alternatif ise özel veya kamu hastanelerinde klasik doktorluk yapmaktır.

 

Yayın tek kriter değil

 

İki ülkenin akademik yükselme kriterlerini kıyaslar mısınız?

ABD’de akademik yükselmeleri incelemeden önce, sistemin Türkiye’den oldukça farklı olduğunu anlamak gerekir. Akademik yükselmenin tek kriteri, yapılan yayınlar değildir. Bilimsel yayınlar, araştırma, tıp öğrencisi eğitimi dışında üniversiteye hizmet, topluma hizmet, toplumda tanınmışlık, ulusal veya uluslararası sivil toplum kuruluşlarında çalışma, meslek örgütlerinde aktif görev, akademik yükselme basamaklarında etkisi olan hizmet alanlarıdır.

 

Profesör hasta bakmıyor, araştırma yapıyor

 

ABD’de öğretim üyelerinin performansı, her 2 yılda bir fakültenin kıdemli öğretim üyeleri tarafından oluşturulan ve başkanlığını dekanın yaptığı bir komite tarafından değerlendirilir. Başarılı bulunanların sözleşmesi yenilenir. Başarılı olmayanların sözleşmesi yenilenmez. Öğretim görevlisi çok önemli bir buluş yapmış ise 2 yılda profesör bile olabilir. En sık rastlanan durum akademik yükselmenin 6 yıl içinde gerçekleşmesidir. 8 yılda yani 4 değerlendirme sonucu aday, akademik olarak yükselemiyor ise örneğin, yardımcı doçent iken doçentliğe gelemiyor ise görevine son verilir. Adaylar, profesör olduktan sonra dahi değerlendirmeye tabi tutulurlar. Aldıkları araştırma fonları, yaptıkları yayınlar, yetiştirdikleri öğrenciler değerlendirmeye tabi tutulur. Tabii burada Türkiye ile en önemli fark, bu unvanların sadece üniversite için geçerli olması. Associate olan birisini, başka üniversite assistant professor unvanı ile işe alabilir veya professor olarak da işe alabilir; ama üniversite ile işi bittiğinde unvan da üniversitede kalır. Türkiye’deki doçent veya profesörler, iyi klinisyendir ve hastaları çoktur. Ancak, ABD’deki profesörler genelde bir araştırma laboratuvarının başındadırlar ve himayelerinde birçok uzman, asistan, biyolog, genetik uzmanı, doktora öğrencisi gibi görevliler çalışır. Bunların maaşlarına, profesörün aldığı araştırma fonundan katkı yapılır. Öğretim üyeleri devamlı yeni deneyler yaptıklarından polikliniğe haftada bir gün inerler ve hasta sayıları çok değildir. Çok sayıda hasta baktıkları takdirde yeni ilaçlar, yeni testler veya tanı metotları geliştirmeye vakitleri olmaz.

 

Sizce, Türkiye’deki akademisyenlerin yükselme basamaklarında karşılaştığı aksaklıklar neler?

Türkiye’deki akademisyenlerin yükselme basamaklarında karşılaştığı sorun kaliteli yayın üretememektir. Türkiye’de akademik yükselmelerde bir sayı takıntısı bulunmaktadır. Bence önemli olan yayının sayısı değil kalitesidir. Türkiye’de doçentlik sonunda bir akademisyenin 100 adet, emekliliği gelen bir profesörün 500 adet yayını olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde en iyi profesörler, akademik kariyerleri boyunca ancak, 100-120 adet yayın yapmaktadırlar. ABD’de öğretim görevlilerinin senede iki veya üç yayın yapmaları, bunları Nature, Science, New England Journal of Medicine gibi prestijli dergilerde yayınlamaları beklenir. Türkiye’de sayı önemli olduğu için bir akademisyen tek bir konuya odaklanamıyor. Kendi branşı içinde üç dört farklı alanda yayın yapabiliyor. Böyle olunca bilgi birikimi, yeni kazanılan bilgilerin yeni araştırmalara aktarılması her zaman mümkün olmuyor. Türkiye’deki sistem, multidisipliner çalışmayı da teşvik etmiyor. Hatta yazar sayısı ne kadar fazla ise, o çalışmadan adayın aldığı akademik puan o kadar az oluyor. Tez aşamasında tez sahibi çalışmayı yürütüyor. Bu gelenek üç dört asistanın beraber aynı konu üzerinde kapsamlı araştırma yapmasını engelliyor. ABD’de tıp doktorlarının kariyerleri boyunca herhangi bir uzmanlık için tez yapması gerekmiyor. Sadece “PhD” unvanı alacak temel bilim uzmanlarının, tıp doktoru olsun olmasın tez yapma zorunlulukları var.

 

Araştırmalar finanse edilmeli

 

Akademik yükseltmeler nasıl yapılmalı?

Türkiye’de araştırmaları finansal olarak destekleyecek ayrı bir kuruma ihtiyaç var. Şu anda, iki ayrı üniversiteden iki ayrı araştırmacı aynı konuyu araştırıyor olabilir. Bu hem tekrara, hem de israfa neden oluyor. Konu seçimi de öğretim üyelerinin inisiyatifine bırakılmış durumda. Öğretim üyeleri, ülke sorunlarına çözüm üretecek araştırmalar yapmak yerine, en kısa zamanda en fazla sayıda yayın çıkarmak gibi bir duruma girebilirler. Aslında sistem bunu motive ediyor. Akademik kariyer yapmanın en önemli motivasyonu, kişisel tatmin ve kişisel gelişimdir. Türkiye’de genel araştırma bütçesinin arttırılması durumunda, mevcut sistemi koruyarak ve ona ek olarak yeni merkezi bir yapıya sahip bir araştırma fonlama kurumu kurulmasında fayda görüyorum. Bu kurumu TÜBİTAK kurabilir, YÖK’e bağlı bir kurum da olabilir. Alanında uluslararası yayınları olan kıdemli öğretim üyelerinin yanında, Devlet Planlama Teşkilatı, YÖK, Avrupa Birliği Temsilciliği gibi devlet kurumları temsilcilerinin de bu Sağlık Araştırmaları Fonlama Kurumu’nda yer alması uygun olur. Kurum, araştırma konularını ülke önceliklerine göre tespit edebilir ve başvuran kamu veya vakıf üniversitelerine bu kaynağı aktarır. Sonra da araştırmanın gidişatını denetleyebilir.

 

Şu anki uygulamada olan doçentlik sınavı öncesi bilimsel yayınların merkezi sistemle değerlendirilmesi uygulaması, profesörlük başvurusu öncesinde de yapılmalıdır. Bu, mevcut sistemin standardizasyonunu sağlayacaktır. Bu ön değerlendirmenin ardından son değerlendirmeyi yine hakem öğretim üyeleri yapmalı. Kabiliyetli gençlerin hızla yükselmesi için ve yurtdışından tersine beyin göçünü gerçekleştirmek için profesörlük başvurusu öncesi, üniversitede kadrolu çalışma süresi iki yıla indirilmeli. Yeni ilaç veya tıbbi malzeme keşfedip, bunun patentini alanlar ödüllendirilmeli. Akademik yükselme yönetmeliklerinde, tıbbi patentler, yurtdışı kitap yazarlığı gibi kabul edilip, 100 puan ile puanlanmalı.

 

Diğer aksayan bir yön de üniversiteler arası trafiğin Türkiye’de çok az olması. Öğrenci, asistan ve yan dal uzmanlık öğrencilerinin farklı uzmanlar ile eğitim görmeleri, eğitimin kalitesini arttırır. Atama yönetmeliğinde yeni açılan doçentlik ve profesörlük kadrolarının tüm Türkiye’ye açık olduğu belirtiliyor ve ilan edilmesi isteniyor. Yönetmeliğe göre ilanlar yapıldığı halde tıp fakülteleri hep kendi elemanlarını atıyorlar. Kanun koyucu, bu uygulamanın böyle olmasını istemediği için böyle bir yönetmelik çıkardığı halde uygulama farklı. Gerek Türkiye’deki öğretim üyelerinin farklı üniversitelerde dolaşımını arttırmak, gerekse yurtdışından kaliteli öğretim üyelerinin kazanılması için bir yönetsel müdahale yapılması gerekiyor. Öğretim üyesi sirkülasyonu, vakıf üniversitelerinde iyi işlediği halde kamu tıp fakültelerinde geleneksel yaklaşım değişmiyor.

 

Teşekkürler.

http://www.medimagazin.com.tr/medimagazin/tr-akademik-yukselmelerde-abd-ve-turkiye-8220elma-ile-armut8221-gibi-676-266-2382.html

ETİKETLER :
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer ÖNERİLER haberleri
Arşiv Arama
- -